Gidip de geri gelmeyen kitaplarımın arkasında hep çok üzülmüşümdür. Hatırladığım kadarıyla ilk defa 3. sınıfta yaşadım bu duyguyu. Ömer Seyfettin'in "Üç Nasihat" isimli bir hikayesi vardır, bilirsiniz belki. Bu hikayenin adını taşıyan ve içinde bu hikayeden başka (kaç tane olduğunu hatırlamıyorum) bir kaç hikaye daha bulunan bir kitabım vardı. 2. sınıf öğretmenim hediye etmişti ve benim için oldukça değerli bir kitaptı. Öğretmenimi çok seviyordum -tabii o da beni çok severdi:)- ve bu kitabı bana hediye etmiş olması beni gerçekten çok mutlu etmişti. Kimbilir belki de sahip olduğum ve çok sevdiğim o ilk kitabım, şimdilerde okumayı çok sevmemin temelidir, yapı taşıdır. O kitabı defalarca okuyup özenle sakladığımı hatırlarım hâlâ. O yaşımda yaptığım gibi şimdi de bütün kitaplarımı çocuklarım gibi görür, onları özenle korur ve sakınırım. Neyse, devam edelim. Bir yıl su gibi akıp geçti ve 3. sınıf oldum. Eskiden sınıflarda tahta dolaplar olurdu, hatırlarsınız (hâlâ var mı bilmiyorum ama gelişmemiş, ücrada kalmış okullarımızda muhtemelen vardır). O dolaplar süslenir püslenir içine de sınıfın malzemeleri konulurdu. Bir de kilitlenirdi o dolaplar, anahtar -galiba- kitaplık kolu üyelerinden birinde kalırdı. Bizim okulumuzun -ya da belki de Türkçe öğretmenimizin- şöyle bir uygulaması vardı ki her öğrenci evinde olan bir kitabını getirir o dolaba koyar ve sınıf kitaplığı olşturulurdu. Maksat bizim okuduğumuz kitapları arkadaşlarımızın da okumasını sağlamaktı. Ayrıca sınıftaki bütün öğrencilerin okul numarasının, isminin, aldığı kitabın adının, aldığı ve verdiği tarihin yazılı olduğu bir defter hazırlanırdı -sanırım o defteri ben hazırlamıştım:)- ve kitapların yanına koyulurdu. Öğrenciler okumak istediği kitabı dolaptan (yani kitaplıktan) alır, bitirince de kitabı yerine koyardı. Aslında çok güzel ve faydalı bir uygulamaydı bence, yani o dolaptan kitap alıp okuduğumu hatırlıyorum. Ve aldığım her kitabı, okuduktan sonra hiç bir zarar vermeden -aksine gözüm gibi bakardım aldığım her kitaba- yerine koyardım. Kitaba saygım vardı, aldığım her kitabı bir emanet olarak alıyordum ve bir emanete nasıl davranılması gerekiyorsa onlara öyle davranıyorum. Okuduğum kitap birinin çok sevdiği bir kitap olabilirdi ve onu kaybetmeye ya da hırpalamaya hakkım yoktu. Sanırım sınıfta sadece birkaç kişi bu şekilde düşünüyorduk.Sahip olduğum tek kitabı (evet, Üç Nasihat'i) yıl sonunda geri almak üzere sınıfımızın kitaplığına koydum. Komik belki ama kitabı kimin aldığını, kitabın kitaplığa koyduğum şekilde geri gelip gelmediğini (keşke hangi şekilde olursa olsun geri gelseydi, sadece geri gelseydi!) takip ettim hep. F... diye bir arkadaşım vardı, deftere göre kitabı en son o almıştı. Aradan bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün, dört gün... F...'den ses seda yok. Sordum, 'okuyorum' dedi. Aylar geçti, gittim yanına, 'bulamıyorum' dedi. 'bul lütfen' dedim. Bulmalıydı o kitabı, bulsundu. Gittim yanına 'arıyorum' dedi, 'iyi bak, iyi ara, o çok önemli benim için, bul lütfen' dedim. Ve gittim yanına 'kaybetmişim' dedi, 'yenisini alıcam' dedi. İstemedim, ne yapacaktım ki yenisini. Ben yenisini değil kendi kitabımı istiyordum. Çok üzüldüm, aylarca dilimden düşmedi o kitap ve bir müddet F...'den neftret ettim. (Üniversiteden İ... hocam da bir öğrencisine kitabını vermiş, kız kitabı kaybedince yenisini almayı teklif etmiş hocaya. Hoca da benim verdiğim tepkinin aynısını vermiş. 'Ne yapayım yenisini, ben kendi kitabımı istiyorum' demiş. Yine de Allah razı olsun kitaplarını isteyen her öğrenciye vermeye devam ediyor. Anlatılanlar doğruysa hocamı benden daha iyi kimse anlayamaz sanırım.)
Lise üçte Ahmet Günbay Yıldız'ın 'Sitem' adlı kitabımı kaybettim. Okul bitmek üzereydi ve neredeyse her gün M...'ye kitabımı getirmesini söyüyordum. 'Yarın getireyim' derdi her seferinde. Kaç yarın oldu, kitabım gelmedi. Okul bitti ve kısmete bakın ki o arkadaşımla aynı üniversiteyi kazandık. Yurtta bir aç kez karşılaştım fakat artık yüzüm yoktu kitabı istemeye.
Zeki Kayahan Coşkun'un 'Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları' ile 'Türkleri Anlama Kılavuzu 2' kitaplarını da dershaneye giderken D... adlı arkadaşa kaptırdım. O da bir zkc dinleyicisiydi ve ben de okuması için kitapları ona ödünç verdim. O da bana İclal Aydın'ın 'Hayat Güzeldir' kitabını getirmişti. (İtiraf ediyorum kitabı okumadım.) Bir dönem boyunca kitaplar onda kaldı. Dershanenin sonuna doğru kitaplarımı istedim. Akıllanmıştım, önce onun kitaplarımı getirmesini bekledim sonra ben onunkini götüreceketim. Her gün 'tamam getireyim canım' diyordu ama hiçbir zaman getirmedi ve ben o kitapların üzerine de bir bardak soğuk su içtim. Bunun üzerine ben de onun kitabını geri vermedim. Onun kitabı benimkiler kadar güzel değil tabi (gerçi hala okumadım:) ama ZKC'nin bu iki kitabı karşılığında Hayat Güzeldir'i teklif etmiş olsalardı kabul etmezdim.
İ... hocam gidip de geri gelmeyen kitaplarını helâl ediyor mu bilemem fakat benim kafam biraz karışık bu konuda. Allah hiç kimseyi kitapsız bırakmasın diyor ve susuyorum.
(Dipnot: Kitabımın kapağı da tam olarak resimdeki gibiydi:)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder